Ara
  • Unicorn

Şuurun Kozmik Oyundaki Rolü - Fadime Çelik

Modern şuur araştırmaları daimi felsefenin temel ilkelerini destekleyecek türden önemli veriler elde etmiştir. Bu araştırmalar tüm kozmosun temelinde amaçlı bir tasarım bulunduğunu ve tüm varoluşun yüce bir zekayla kaplı olduğunu göstermiştir. Bu yeni keşiflerin ışığında ruhsallık insan yaşamındaki önemli ve haklı bir çaba olarak kabul edilmiştir, çünkü ruhsallık insan ruhunun ve nesnelerin evrensel planının önemli bir boyutunu yansıtır. Geçmişin mistik gelenekleri ve manevi felsefeleri, bilim alanında uzunca bir süre önemsenmemiş hatta “akıldışı” ve “bilimdışı” olmakla suçlanmıştır. Bu durum, bilgisizlik ve önyargılar sonucu varılan bir yargıdır. Büyük manevi sistemlerin çoğu, insan ruhunun ve şuurun, yüzyıllar süren derinlemesine araştırılmasının ürünüdür ve birçok açıdan bilimsel araştırmayı andırır.


1960 yılında memleketi Çekoslovakya’dan ABD’ye taşınan ve 40 yıldan fazla bir süredir şuur araştırmaları yapan Stanislav Grof da bu konuda son derece septik çalışmış, bilim titizliği ve mantığı çerçevesinde ortaya koyduğu çarpıcı keşifler ile Büyük manevi sistemlerin söyleyegeldikleri arasındaki paralelliğe çok çarpıcı bir şekilde dikkat çekmiştir.

Tüm manevi sistemler, bedene bağlı günlük şuurun sınırlılığını, bu sınırlılığın ötesine geçmenin mümkün olduğunu söyleyegelmiştir. Bilincin, günlük şuur titreşimlerinden farklı bir skalaya geçtiği an duyular dışı algılama (olağandışı şuur halleri) denilen fenomenle farklı boyutlara ait izlenimler, etkiler, farkındalıklar yaşadığını ifade edegelmişlerdir. Farklı şuur titreşimleri ile birlik- teklik deneyimlerinin de olageldiğini, bu deneyimleri yaşamak için gerekli olan teknik ve metotların bilgisini de kuşaktan kuşağa aktarmışlardır.

Stanislav Grof’un çalışmalarının odağı, günlük şuurun sınırlılığını aşmak ve duyular dışı algılamaların koşut ve içeriklerini araştırmak olmasıdır.


Stanislav Grof, olağandışı şuur hallerinin kendi tanımladığı çerçeveye giren görünümüne holotropik şuur hali diyor. Holotropik; bütünlüğe yönelmiş veya bütünlüğe giden anlamına geliyor. Çünkü Grof, gündelik şuurumuzda tam ve bütün halde olmadığımızı ima eder; “parçalanmış durumdayız ve kendimizi gerçekte olduğumuzun yalnızca ufak bir kısmı sanıyoruz” der.


Holotropik hallerde varoluşun diğer boyutlarına giriş yapılır. Bu boyutlar yoğun ve sarsıcı olabilir. Ancak şuurumuzu kaybetmeyiz ve gündelik gerçeklikle bağımızı koparmayız. Birbirinden çok farklı iki gerçekliği aynı anda yaşarız.


Modern zamanlarda şuur değiştirici tekniklerin yelpazesi oldukça genişlemiştir. Klinik yaklaşımlar arasında şuur değiştirici bitkilerden elde edilen saf alkaloidler ya da sentetik psikodelikler ile hipnoz, primal terapi, rebirthing ve holotropik nefes çalşması gibi etkin psikoterapi teknikleri vardır. Holotropik hallerin meydana getirilmesinde en yaygın laboratuvar yöntemi duyusal uyaranlardan soyutlanma olmuştur. Bu yöntem duyusal uyaranların çeşitli derecelerde azaltımına dayanır. İyi bilinen diğer yöntemlerden biri de biyofidbektir. Bu yöntemde kişinin beyin dalgalarındaki değişimlerle ilgili bilgiler belli şuur hallerine götüren bir rehber olarak kullanılır ve çeşitli akustik ve optik uyaranlarla beyin dalgalarının yönlendirilmesi için birçok özel elektronik aletlerden yararlanılır.


Holotropik haller, herhangi bir neden olmadan ve genellikle de insanların iradeleri dışında çeşitli yoğunluk ve sürelerde kendiliğinde de ortaya çıkabilir. Modern psikiyatri mistik ve manevi hallerle psikoti vakaları ayırmadığı için bu halleri deneyimleyenlere genellikle hasta teşhisi konur, hastaneye kaldırılan insan ağır ilaç tedavisine maruz bırakılır. Bu hallerin çoğu aslında psikospiritüel krizler ya da ani olarak ortaya çıkan ruhsal fenomenlerdir. Bu krize giren insanlar gerektiği gibi anlaşılır ve deneyimli insanlar tarafından desteklenirlerse bu türden olaylar psikosomatik iyileşme, manevi açılım, olumlu kişilik dönüşümü ve şuur evrimiyle sonuçlanır. İşte tüm bu nedenlerden dolayı Batılı bilim adamları maddeci önyargılarından kurtulup holotropik halleri önyargısız sistemli araştırmaya tabi tutmaya başlamıştır.


Grof, yaşamı boyunca LSD, psilosibin, meskalin, dipropil-triptamin (DPT) ve metil-dioksi-amfetamin gibi maddelerde dört binin üzerindeki psikodelik terapisini bizzat yönetmiş ve çalışma arkadaşlarının yönettiği iki binin üzerinde terapiye katılmıştır. Eşi Christina’yla birlikte otuz binin üzerinde Holotropik solunum seanslarını yönetmişler ve seansa katılan gönüllülerin değişik şuur hallerinde aktardıklarını bilimsel bir disiplinle kayda geçip veri toplamışlardır.


Bu verilerden çıkardıkları sonuca göre; Holotropik haller yaşayıp bununla etkin bir şekilde bütünleşen kimseler “nesnel gerçekliğin” bağımsız sapmalarını temsil eden gerçek dışı dünya görüşleri geliştirmiyor. Onlar üstün kozmik zeka tarafından yaratılmış ve sarmalanmış bir evren vizyonunun çeşitli yönlerini keşfediyorlar. Bu canlı evren, son tahlilde, kendi ruhları ya da şuurlarıyla bir ve aynıdır. Bu içgörüler, tarih boyunca dünyanın çeşitli bölgelerinde, genellikle de birbirinden bağımsız olarak, sürekli ortaya çıkan geçeklik anlayışına oldukça benzerlik gösterir.


Holotropik hal yaşayanlar, yaşadıkları fenomeni açıklayacak eşsiz bilgileri endüstrileşmiş batı toplumlarının ve bilim adamlarının yaygın olarak kabul ettikleri inanç sistemlerinde ve materyalist yaklaşımlarda bulamamışlardır. Bu nedenle çoğu akli dengelerini sorgulamış veya danışmak için gittikleri ya da iradeleri dışında götürüldükleri zihin sağlığı uzmanları tarafından sorgulanmış ve tatmin edici bir açıklama ile karşılaşmamışlardır. Tüm bunlar insan ve gerçeğin doğasıyla ilgili anlayışımızın acil olarak ve radikal biçimde gözden geçirilmesi gerekliliğini vurgular.


Evren hakkındaki bu yeni görüş tamamlandığında, bilim öncesi gerçeklik anlayışına bir geri dönüş değil, geçmişle şimdi arasında köprü kuran yaratıcı bir sentez olacaktır. Modern bilimin tüm başarılarını elinde bulunduran ve Batı medeniyetine kaybettiği manevi değerleri yeniden sunan bir dünya görüşü bireysel ve kolektif yaşamlarımızda oldukça etkili olabilir. Holotropik hallerden elde edilen spiritüel deneyimler ve gözlemler, acıyla doğmakta olan bu heyecan verici yeni gerçeklik görüşünün ayrılmaz bir parçası olacaktır.


Modern şuur araştırmalarında karşılaşılan yepyeni şuur hallerini tanımlamak için kullanılan kavramlardan biri de Grof tarafından öne sürülen Transpersonel ve Perinatal kavramlarıdır. Transpersonel düzeyde bedene ve egoya ait alışılmış kişisel sınırlar aşılır. Dış dünya ve başka gerçeklik boyutlarını kapsayarak insanın benlik duygusunu oldukça genişletir. Örneğin transpersonel deneyimlerin önemli bir kategorisinde diğer insanlar, hayvanlar, bitkiler ve doğa ya da kozmosun çeşitli yönleriyle otantik bir özdeşleşme yaşanır. Transpersonel olgunun diğer bir önemli akımı da İsviçreli psikiyatr Jung tarafından 1959’da kolektif şuurdışı terimiyle açıklanmıştır. Jung, kolektif şuurdışında karşılaşılan çeşitli varlık formlarına veya vizyonlara arşetipler demiştir ki o, arşetiplerin ruhumuzdaki süreçleri olduğu kadar dünyadaki olayları da yönettiğini öne sürmüştür. Arşetipler mitolojik gerçeklik ve varlık panteonlarıyla, ruhun sonsuz derecede zengin imgelem dünyasının ardındaki yaratıcı güçtür. Holotropik hallerde kolektif şuurdışının içerikleri şuurlu olarak deneyimlenebilir.

Perinatal kavramı, biyolojik doğum sırasında yaşanan, doğum travmasına bağlı olarak ortaya çıkan yoğun fiziksel his ve duygu deposudur. Bunlar bedenin çeşitli bölgelerindeki yoğun fiziksel acı, boğulma hissi, hayati endişe, ümitsizlik ve yoğun öfke gibi hislerdir. Doğum, ölüm, seks ve şiddet konularına karşılık gelen geniş bir sembolik imge yelpazesi de vardır. Yani birey doğum anında doğum kanalında sıkışma, boynuna kordon dolanması, oksijensiz kalma gibi olumsuz bir durum yaşamışsa, bu süreçte varlığın yaşadığı ruhsal deneyimlerin izleri şuura kaydolur ve bireyi yaşamı boyunca şuuraltından gelen bir endişe, korku gibi nedenlerden dolayı olumsuz etkiler. Birey, hipnoz altında, regresyon denilen uygulamayla şuurunun geriye yani doğum anına kaydırılmasıyla, nedenini bir türlü açıklayamadığı korku ve kaygılarının gerçek nedenini kavrar ve yüzleştiği bu gerçeklik nedeniyle hayatında acı veren bu endişeden kurtulur.


Perinatal ve transpersonel deneyimler ayrıntılı olarak incelendiğinde kişisel insan ruhuyla evrenin geri kalanı arasındaki sınırların kişisel bir yanılsama olduğu ve aşılabileceği görülür. Bu çalışma sonuçta hepimizin tüm varoluşla bir olduğu görüşünü önemli ölçüde destekler. Yani gündelik şuurumuzda nesne olarak algıladığımız şeyler holotropik hallerde öznel olarak algılanabilir. Dünyanın tüm zaman ve mekanlardaki bütün niteliklerine ek olarak kolektif şuurdışının arşetipsel varlıkları ve mitolojik planları gibi başka gerçeklik boyutlarının çeşitli nitelikleri deneyimlenebilir.


Holotropik hallerde biyolojik doğumumuzun aşamalarını, doğum öncesi yaşamımızı, hatta döllenişimizin hücresel bir kaydını bile oldukça ayrıntılı bir biçimde deneyimleyebiliriz. Transpersonel deneyimler yakın veya uzak atalarımızın yaşamlarından anıları çağırabilir ya da ırksal veya kolektif şuurdışının gerçekliğine götürebilir. Daha önceki enkarnasyonlarımızla, hatta başka insanlarla, insan topluluklarıyla, hayvanlar ve bitkilerle, inorganik nesne ve süreçlerle tam şuurlu olarak özdeşleşebiliriz. Bu deneyimler sırasında, evrenin çeşitli yönleriyle ilgili, şu anki günlük şuurumuzla elde edemeyeceğimiz zenginlikte tamamıyla yeni ve doğru bilgiler elde edebiliriz.


Gündelik algılarımızla göremediğimiz bu boyutları yeterli derecede deneyimledikten sonra varlık ve gerçeğin doğasıyla ilgili görüşlerimiz kökten bir değişime uğrar. Bu gerçekliğe göre evren, maddi parçacıkların mekanik bir etkileşimi sonucu evrimleşmiş otonom bir sistem değildir. Evrenin, evrimleşen maddeden ibaret olduğunu söyleyen maddeci bilimin en temel varsayımını ciddiye almak olanaksız hale gelir. Çünkü çalışmalarda ilahi olanı, kutsallığı ya da varoluşun mantık ötesi boyutlarını doğrudan çok yoğun ve ikna edici şekilde deneyimlemiş binlerce insan vardır ve Grof da bu deneyimleri bizzat yaşamış batılı bir bilim adamıdır.


Tüm bu tanımlamalardan sonra otuz yedi yaşında bir psikiyatr olan Robert’in nihai gerçeklik olduğunu düşündüğü ve yirmi dakika süren deneyimine göz atalım.


“Deneyimin başlangıcı oldukça ani ve çarpıcıydı. Gündelik yaşam gerçekliğimi parçalayıp eriten muazzam güçteki kozmik bir yıldırımla çarpıldım. Çevremdeki dünyayla tüm iletişimimi kaybettim; sanki büyüyle ortadan kalkmıştı. Günledik yaşantım, hayatım ve ismim şuurumun uzak köşelerindeki düşsel imgeler gibi silik bir şekilde yankılandı. Robert... California... ABD... Dünya gezegeni... Bu gerçeklikleri kendime anımsatmak için çok uğraştım, ancak bir anda bir şey ifade etmemeye başladılar. Daha önceki deneyimlerimde oldukça baskın olan tanrı ve şeytanların arşetipsel imgeleri ile mitolojik planlar da yoktu. O andaki tek gerçekliğim, tüm Varoluşu tamamıyla soyut bir şekilde içinde barındırıyor gibi görünen, muazzam orantılarda dönen enerji kitleleriydi. On binlerce güneş kadar parlaktı, ancak gündelik yaşamdaki ışıklara benzemiyordu. Tüm zıtlıkların ötesindeki saf şuur, zeka ve yaratıcı enerjiydi. Sınırlı ve sınırsız, ilahi ve şeytani, korkutucu ve vecd haline sürükleyici, yaratıcı ve yok ediciydi. Tanık olduğum şey için herhangi bir tanım ya da sınıflandırma yoktu. Böylesine bir güç karşısında ayrı bir varlık olduğum hissini taşıyabilmem olanaksızdı. Alışıldık kimliğim parçalandı ve çözüldü; Kaynak’la bir oldum. Zaman anlamını yitirdi.

Daha sonra, gündelik gerçeklikle yeniden bağlantıya geçerken bu deneyimden sağ çıkacağımı bildiğim bir noktaya ulaştım. Vahyolunan bu şeyin verdiği vecd ve hayranlık haliyle divanda uzanırken çağlar boyunca dünyanın çeşitli bölgelerinde gerçekleşen çarpıcı olayları deneyimliyordum. Daha önceki enkarnasyonlarıma ait sahnelere benziyordu. Çoğu tehlikeli ve acı doluydu. Bu farklı durumlarda acı çekip ölürken, bedenimdeki farklı kas grupları titreyip sallanıyordu. Ancak karmik geçmişim bedenimde tekrarlanırken bu dramalardan bağımsız bir şekilde derin bir mutluluk içerisindeydim. Bundan sonraki birçok gün devam eden meditasyonlarımda bir huzur ve dinginlik haline ulaşmak çok kolay oldu. Bu deneyimin hayatımdaki etkisinin devam edeceğine eminim. Böyle bir deneyim yaşayıp da derin bir şekilde etkilenip değişmemek imkansız.


Geriye dönüp de baktığımda Tibet’in Ölüler Kitabı Bardo Thödol’a göre ölüm anında beliren Dharmakaya, İlksel Parlak Işık’ı deneyimlediğime inanıyorum.”


Tanrısallık ve Yaratılış

Holotropik şuur halleri, dünyadaki büyük manevi geleneklerin mesajlarını anımsatır ve katı maddi alemin bağımsız bir varlığı olmadığını söyler. Buna göre maddi alem, materyalist bilimin söylediği gibi tek gerçeklik olmayıp Mutlak Şuur’un görünümlerinden biridir.

Bu içgörülerin ışığında, gündelik yaşantımızda kendi bedenimizi de içeren maddi alem, yanlış algılama ve yanlış anlayışımızın karmaşık bir dokusudur. Kozmik yaratıcı ilkenin oyunsu ve kendine özgü ürünüdür. Sonsuz derecede karmaşık bir “sanal gerçeklik”, Mutlak Şuur ve Kozmik Boşluk tarafından yaratılan tanrısal bir oyundur. Birbirinden ayrı sayısız varlık ve elementi içeren evrenimiz aslında muazzam derecede büyük ve hayal edilemeyecek kadar karmaşık tek bir varlıktır.


Bu, holotropik şuur hallerinde keşfedebileceğimiz diğer tüm varoluş boyutları ve planları için de geçerlidir. Bireysel ruh, yaratılışın herhangi bir parçası ve kozmik yaratıcı ilkenin kendisi arasında aslında bir ayrım olmadığı için hepimiz özde yaratılışın tanrısal kaynağıyla biriz. Bu nedenle kolektif ve bireysel olarak hem bu kozmik oyundaki oyun yazarları hem de oyuncularız. Gerçek varlığımız, kozmik yaratıcı ilkeyle bir olduğu için, açlığımızı maddi dünyada peşinden koştuğumuz hiçbir şey gideremez. Tanrısal kaynakla mistik birlik dışındaki hiçbir deneyim en derin arzumuzu tatmin edemez.


Ruh ve madde arasındaki canlı ilişki Aztek mitolojisinde iki tanrı arasındaki gerilim olarak anlatılır. Maddeyi temsil eden Tezkatlipoka (Dumanlı Ayna) ve ruhu temsil eden Kuetzalkoatl (Tüylü Yılan) arasındaki kozmik dans, Kodeks Borbonikus diye bilinen Aztek yazıtında yer alır. Şuurun yaratılışta faal rol oynadğı anlayışı din, felsefe ve mitolojiyle sınırlı değildir. Modern fizikçilere göre şuurlu gözlem belli olayların olasılığını değiştirir ve bu nedenle maddi gerçekliğin yaratılışına katılır. Fizikçi Fred Alan Wolf kuantum görelilik fiziğinin felsefi ve spiritüel imalarını incelediği konferanslarının birinde şuurun maddi dünyanın yaratılışında oynadığı faal role değinmiş ve maddi dünyanın yaratılışındaki asıl nedenin şuur ve ruhun madde deneyimine olan bağımlılığı olabileceğini ileri sürdü.


Holotropik deneyimi yaşayanlarda şuurun yok olacağı korkusu, şuurdan başka bir şeyin olmadığı görüşüyle tamamıyla yer değiştirir.


Evrensel dokuda ayrık şuur birimleri bireyselliklerine ve belirgin farklılıklarına rağmen başka bir düzeyde kaynaklarıyla ve birbirleriyle esas özdeşliklerini korurlar. Aynı anda bütün ve parça olduklarından çelişkili bir doğaları vardır.Parçaların her biri hakkındaki öz bilgi tüm kozmik alana dağılmıştır ve her parça da tüm yaratılışın bilgisine sahip olabilir. Bu bütün parça ilişkisinin kanıtı transpersonel deneyimlere bakacak olursak en belirgin haliyle insanlarda görülür.


Tranpersonel hallerde kendimizi yaratılışın herhangi bir parçası olduğu kadar yaratıcı ilkenin kendisi olarak da deneyimleyebiliriz. Bu tüm insanlar ve tüm canlılar için de geçerlidir.

Kaynak: Kozmik Oyun, Stanislav Grof, Ege Meta Yayınları

26 görüntüleme